Recent Posts

18 Ekim 2011 Salı

Paris'te Gece Yarısı ve Devamlı Geçmişte Olma Arzusu

Filmin Orijinal Adı : Midnight in Paris
Çekim Tarihi : 2010
Türü : Romantik Komedi
Yazan , Yöneten : Woody Allen
Oyuncular : (Hangi birini saymalı?) Owen Wilson , Rachel McAdams , Michael Sheen , Marion Cotillard , Corey Stoll

Gil ve Inez anne ve babalarının bir iş seyahatine takılarak Paris'e giderler. Gil ilk romanını yazma üzerine kafa yoran bir Hollywood yazarıdır. Paris'in büyüsüne kapılır ve şehirle arasında yazarlarda rastlanacak türden bir bağ oluşur. Inez ise bu duygusal bağı Gil ile paylaşmak niyetinde değildir. Aslına bakılırsa bu kavramlardan oldukça uzak görünmektedir. Gil , altın çağ olarak gördüğü 1920lerin Parisini düşlemektedir . İlhamını bu nostalji tutkusuyla aramaktadır. Inez'in arkadaşlarıyla dansa gittiği bir gece Gil Paris'in sokaklarında yürüyüşe çıkar ve bu yürüyüş onu Paris'in geçmişi aracılığıyla onun kendi geleceğine götürecektir.

Woody Allen yine yapmış ve benim bildiğim Manhattan ve Barcelona'dan sonra bu sefer de Paris'e el atmış. Film sahne sahne Paris dolu ! Biz ülke tanıtımına büyük paralar akıtıp reklamlar hazırlayalım elin adamı sadece bir filmle bu etkinin katbekat fazlasını elde ediyor. Şöyle kesenin ağzı açılsa al Woody bu para bu İstanbul dense...(?) İyi ya da kötü , beğenelim ya da beğenmeyelim Woody Allen bu filme de imzasını atmış. Bir şekilde film ona ait olduğunu hissettiriyor.

Bana göre eksilerinden başlarsak filmin ana karakteri Gil'i Owen Wilson'ın yerine başka biri de oynayabilirdi. Amerikalı turist rolü tamam da duygu yüklü başarılı bir yazar kısmında eksik gördüm. Özellikle eski yazarlarla karşılaştığı anlar oldukça silik. Bilmiyorum. Öte yandan filmde Michael Sheen ve Marion Cotillard gibi çok beğendiğim ve başarılı bulduğum oyuncular da var. Yine çok iyiler...
Filmin en güzel taraflarından biri öyküsü. İzleyeni geçmişe ve geçmişin de ötesinde o dönem yazarları ,ressamları, yönetmenleriyle tanıştırıyor. Ana karakterin zaman yolculuğunda karşılaştığı bu kişiler arasında kimler yok ki ? Ernest Hemingway , Picasso , Dali , Scott Fitzgerald , Buñuel , T.S Eliot bazıları. Filmde hepsine dair az ya da çok detaydan onların kendilerinden sonraki zamana kadar varlığını sürdüren eserlerinden onların oluşum öyküsünden bahsedilmiş ki film sırf bu nedenden izlemeye değer.

Özellikle A Moveable Feast kitabında anlattıklarıyla Paris hakkında düşüncelerini belirten Ernest Hemingway'in filmdeki bulunuşunu etkileyici buldum. Yazılarını etkileyen o bulunduğu savaşlar kişiliğine de yansımış bir Hemingway. Stili ve yazmak konusunda çok şey anlatıyor filmde. Her yerde Hemingway çıkıyor karşıma ve bu sene karar verdim okumadığım kitabı kalmayacak. Dali ve Buñuel'i ayrı severim ve onları da gördüğüme sevindim filmde. Dali Dali gibiydi de sanki Buñuel pek olmamış. Özellikle Gil'in El Angel Exterminador filminin fikrini verdiği anda Buñuel soru sormak yerine bu harika bir fikir cevabını verirdi diye düşünüyorum. Yine de o sahneyi sevdim Gil bu zamanda yolculuk hikayesini ancak bu sürrealistlere anlattığında böyle komik olurdu.
Filmin ana karakteri Gil "altın çağ" olarak nitelediği 1920'lere özlem duyuyor. O zamanki yaşamın daha güzel olacağını düşünüyor. Tam da duygusal ve nostaljik bir insandan bekleneceği üzere şimdilerden umduğunu bulamadığı için geçmişe bir övgü içinde devamlı. İronik olarak geçmiş zamanda rastladığı kişiler de Rönesansı düşlüyor.(!) Filmin işlemeyi üzerine vazife ettiği bu fikri çok sevdim. Belki ben de bunlardan biriyim. Aslında günümüz modern zamanlarında bu hisse kapılan birçok insan var. Umduğunu bulamadığında mekanları ve zamanları suçlayan insanlar. Ya şurada olsaydım her şey daha güzel olurdu ya da şu zamanda yaşasaydım daha mutlu olurdum diyerek suçu zaman ve mekanlara atıyoruz. Belki de onun için tatillerde aile ve arkadaşlarla zaman geçirmek yerine daha çok geziyor, belki de bu yüzden evlerimizi eski eşyalarla dolduruyoruz. Bir şeyi kabullenmek gerekir aslında o da : İnsan kendinden öte kaçamıyor nereye hangi zamana giderse gitsin. Filmin kahramanı bunu öğrenmek için zamanda güzel ufak bir yolculuğa çıkmak zorunda kaldı ve mutluluğu, tatmini ancak bu şekilde buldu. Belki bize yalnızca filmi izlemek yetecektir...

Son bir not filmde sürekli çalan bir şarkı var çok sevdim :



İyi seyirler !TwitterTwitter'da paylaş

4 Ekim 2011 Salı

Bu havalar ve bizler

Sonbaharın kendini iyiden iyiye hissettirdiği bu günlerde havaların sağı solu belli olmuyor.Bir gün kapalı diğer bir gün açık...Gün içindeki ısı değişmeleri kendini ciddi bir şekilde hissettiriyor. Sabah ve akşamları güneş etkisini yitirdiğinde üşürken öğle vakti güneş altında yanmak kaçınılmaz oldu. Vücudumuzu şaşkına çeviren devamlı farklılaşan bu durumlar hastalıklara da davetiye çıkarıyor. Uzak olsun !

Her mevsimin ayrı bir tadı o tadı yaşamanın da ayrı güzellikleri vardır kuşkusuz.Baharlar söz konusu ise ben iki baharın da kış ve yaz ayları arasında bir barış sağlayıcı olduğunu düşünürüm. Kışın ve yazın farklı manada şiddetlerini yumuşatırlar.İlkbaharın şehirlerde nasıl geçtiğini pek anlamıyor olsam da kışın ardından yeniden diriliştir ilkbahar. Sonbahar kahverengidir diye severim. Hemingway Paris Bir Şenliktir adlı kitabında keskin soğukların baharı öldürmesini , nedensiz bir insanın ölümü kadar kederli bulduğunu yazmış. Sonbahar yazla kışın arasına girerek biraz da bu katı ölüme biraz olsun yumuşaklık bir neden katıyor. Biraz da ondan severim sonbaharı.

Kapalı havalar ve güneşli havalar arasında insan psikolojisi ne kadar ayrım gösterir değil mi ? Dışarda aydınlık bir gün bizi beklerken insan hayat dolar . Öte yandan kapalı hava kasvet ,keder ve iç sıkıntısıdır.

Hava değişimleri insan psikolojisini etkilediği kadar edebiyat dünyasını da etkilemiştir. İnsana iyi gelmesi yazına da sirayet etmiştir .İngiliz edebiyat tarihinden güzel bir örnek verecek olursak Britanya adasının kara bulutları altında yaşayan Anglo Saksonların kara dalgalar girdaplar üzerine yazdıkları Fransa'nın kuzeyinde daha ziyade Akdeniz havası getiren Norman İstilası ile birlikte tam anlamıyla yumuşamış "gün" yüzü görmüştür. Doğaya ve hayata bakışta karamsarlığın yerini ışık ve neşe almıştır. Mina Urgan'ın İngiliz Edebiyatı Tarihi eserinden bu bulutlar altındaki adanın kötümser,soğuk dönem edebiyatından bir şiirle örnek vermek isterim :

Kimsesiz adam uyanır o zaman,
Gözünün önünde bomboş dalgalar görür ancak,
Ve kanatlarını yayarak sulara dalan deniz kuşları,
Karla karışık yağmur,doluyla karışık kar görür.
Yüreğin yaraları daha da ağırlaşır o zaman.

Yukarıdaki ve benzeri kötü havaların getirdiği hayatın boş olduğu fikrini barındıran yazılar bir başka yerde tabiri caizse çiçek böcek ve kelebeklerin güneş altındaki renklerinin ne kadar hayat dolu olduğunu anlatıyor da olabilir.

Blaise Cendrars'ın Avrupa'dan Güney Amerika'ya yaptığı deniz yolculuğu üzerine şiirler barındıran Yolculuk Notları kitabında da konuyla ilgili hoş detaylar göze çarpıyor. Aşağı yukarı kitabın ortalarına kadar olan şiirler ile Ekvatoru aşağı indikten sonra yazdıkları arasında açık bir fark göze çarpıyor. Ekvatoru geride bıraktıktan sonra ısınan havanın üzerindeki etksini yazar şöyle aktarıyor :

Çizgiye kadar kıştı
Şimdi yaz
Üst güverteye bir havuz kurdurttu kaptan
Dalıyorum yüzüyorum sırtüstü yatıyorum
Artık yazmıyorum
Yaşamak ne güzel

-------------------------------------------------------------------------------------
© İlk fotoğraf dalga izlerine aittir. İkinci fotoğraf Blaise Cendrars - Yolculuk Notları kitap kapağı - Philipp_GTwitterTwitter'da paylaş

27 Eylül 2011 Salı

Herkül Heykeli Parçaları Birbirine Kavuşuyor

Antalya Müzesi'nde yarım bir Herkül (Heracles) heykeli vardır. 1980 yılında Prof. Dr. Jalen İNAN önderliğinde yapılan Perge kazılarında heykelin alt yarısı bulunmuştu. Aynı yıl heykelin üst kısmının da hırsızlar tarafından yurtdışına kaçırıldığı öğrenildi. ( Ki bu pek de az karşılaşılan bir durum değildir. )

Sonuç olarak heykelin üst kısmı Amerika'da New York Metropolitan Sanat Müzesinde alt kısmı da Antalya Arkeoloji Müzesinde sergilenmeye başlandı. Jale İNAN'ın hem ülkemiz hem de ABD'de yaptığı araştırmalar sonucu bu iki parçanın da birbirine ait olduğu kesinleşmişti.


Bugünlere kadar heykel Antalya müzesinde karşıdan bakıldığında bir tamamlayıcı görevi yapan üst kısmının fotoğrafıyla beraber sergilendi.

Eserlerin yapıldıkları ve bulundukları topraklar ana vatanlarıdır. Yarım yamalak olmasından ziyade heykelin "memleketinden" uzakta Amerika'da olması gayet anlamsız. Tıpkı İngiltere'de Londra'da sergilenen birçok doğu medeniyeti eserlerinin orada aslında üzerinde yüklü olan anlamlardan yoksun olduğu gibi. Almanya'da Berlin müzesinin Bergama Bölümünde bulunun yerinden parça parça koparılıp sergilenen Zeus Sunağının aslında orada ne kadar öksüz olduğu gibi...

Sabah haberlerinde spikerler gazete başlıklarını okur ya hani birisinde denk geldim fotoğrafı son anda gördüm ve tanıdım. Spiker habere ilişkin yazıyı okumadı ama ben bana gerekli olanı almıştım uykulu gözlerle de olsa. Sonrasında google'da haberlerde arattığımda konuyla ilgili haberin Milliyet gazetesinde olduğunu gördüm. Okudum ve çok sevindim. Haberi okumak isteyenler buradan buyursunlar...

Herkül heykelinin diğer yarısı uzun süren çalışmalardan sonra ait olduğu topraklara getirilmiş. Parçaların birleştirilmesi gibi üzerinde yapılacak birtakım çalışmalardan sonra bir "bütün" halinde Antalya Müzesinde sergilenmeye başlanacakmış. Darısı uzaklarda bir manasını arayan boşlukta olan bütün eserlerimizin "başına" !

© Fotoğrafları cep telefonuyla çekmiştim. Kusura bakmazsınız artık !TwitterTwitter'da paylaş

26 Eylül 2011 Pazartesi

Vespa Filmleri

Emmy ödül töreninden önce aynı konuda yazarken değinmiştim. Komedi dizileri artık komik mi ya da ne kadar komik diye dikkat çekmiştim. Herkesin gülünç bulduğu şeylerin farklılığı aşikar ancak Amerikan televizyonlarının 20 dakikalık komedi dizilerinin çoğunun değişen mizah anlayışı da gözden kaçmıyor. Ben Everybody Loves Raymond seviyorum. 1996-2005 arası çekilen ve Peter Boyle'un vefatıyla çekimlerine mecburi son verilen bu diziye çok gülüyorum. Öyle ki bazı sahnelerde görüntüyü durdurup kahkahalarımı bir güzel atıp ancak öyle devam edebiliyorum. Buradan konu başlığım Vespa'ya nasıl mı geleceğim ? Everybody Loves Raymond 5.sezon 1 ve 2 bölümleri İtalya'da geçiyor. Bir Vespa'nın üzerinde görmeyi umduğum en son kişi Frank Barone karakterini öyle görünce o sahne çok hoşuma gitti. Daha önce bu bölümü defalarca izlemiş olmama rağmen ilk defa böyle dikkatimi çekmişti. Vespa sinema ve televizyon dünyasında ortalama bir oyuncudan fazla rol almıştır diye düşündüm.

Everybody Loves Raymond 5.sezon 1 ve 2. bölümler.

Akdeniz müziği , mutfağı , insanı içimizde hangi duyguları uyandırıyorsa scooter türü bir motorsiklet markası olan Vespa da Amerikan film endüstrisi için aynı etkiye sahiptir demek yanlış olmaz sanırım. Vespa'nın taşıdığı o samimiyet ve sıcaklık ön planda bir vitrin olarak olsun ya da arka planda bir detay olarak olsun izleyiciyi çekmek için kullanılmış. Hem de azımsanmayacak derecede çok kullanılmış eğer şöyle dikkatli bir düşünürsek. Ben birçok sevdiğim filmde Vespa'ya rastladım ve onlardan bazılarını burada paylaşmak istiyorum:

Vespa denince akla ilk gelen film Audrey Hepburn'ün oynadığı Roman Holiday ( Roma Tatili ) filmidir desem abartmış olmam. Filmde Audrey Hepburn'ün Roma'yı Vespa ile turlamasından sonra Romanın turist akınına uğradığından Vespaların da onbinlerce yeni sahip bulduğundan bu sayfalarda bahsetmiştim.

Yine dalgaizlerinde yer verdiğim şair Neruda'nın bir İtalyan kasabasında yaşadıklarını konu edinen güzel film Il Postino (Postacı) filminde de rastlıyoruz Vespa'ya.


Beğendiğim animasyon filmlerinden olan Ratatouille'da bu sefer mekan Paris olsa da Vespa bir rol de buradan kapmış.

Little Miss Sunshine ( Küçük Günışığım ) filmine de yakışıyor. Ailenin yolculuk yaptığı sevimli minibüs bir yana kenara köşeye bir yere Vespaları sıkıştırmak da fena olmamış.

Get Smart filminin kovalamacalarında bol bol yer alan bir başkası.

Bu sefer The Bourne Ultimatum'da aksiyonun içinde...

Görüntü bulamadım ama sanırım Fransız yapımı Taksi filmlerinden birinde (1. olması lazım ) Vespa'lılar Daniel ve Emilien'e yardım ediyorlardı.

Ve niceleri...Volkswagen diye tabir edilen eski model Vosvoslar ve Vespa scooterlar sahipleri ya da dışardan bakanlar tarafından artık birer hayat tarzı olarak algılanır oldu. Yukarıda bahsettiğim filmlerdeki görüntülerin yanında bir çok tasarımcı tarafından dizayn ikonu olarak kullanılır oldu Vespalar.TwitterTwitter'da paylaş

17 Eylül 2011 Cumartesi

Benim Emmy Ödüllerim

63. Emmy Ödül Törenine ve adayların güzel geçeceğini tahmin ettiğim gecede ödüllerini almasına neredeyse bir gün kaldı. Ödüller yarın gece yani 18 eylül pazar gecesini pazartesine bağlayan gece sahiplerini buluyor. Cnbc-e ve e2 canlı yayınla verecek bakalım bekliyoruz.

Daha öncesinde Altbilgi severek takip ettiğim blogunda bir anket düzenlemiş. Gösterilen adaylar içinden kendi ödülümüzü vermek istediğimizi seçerek gece öncesi bizlere bir oylama imkanı sunmuş. Orada görüş belirtip ben de "kendi kazananlarıma" bu sayfalarda yer vereyim istedim.

And The Emmy Goes To...

Komedi : En İyi Dizi Adaylar
Glee
Parks & Recreation
The Big Bang Theory
30 Rock
Modern Family
The Office

Komedi : En İyi Kadın Oyuncu Adaylar

Amy Poehler- Parks & Recreation
Laura Linney - The Big C
Tina Fey - 30 Rock
Edie Falco- Nursie Jackie
Martha Plimpton - Raising Hope
Meliissa McCarthy- Mike & Molly

Komedi dalında en iyi kadın oyunculardan oyum Laura Linney'e. Aslında The Big C dizisi herhangi bir dalda aday olsa ona da oy verebilirdim. Tahmin edebiliyorum izleyenlerin olduğu kadar akademi yetkililerinin de aklını karıştırmış olacak The Big C."Drama desek ? Eh değil . E kanseri merkeze almış bir komedi de olmaz hani!" diye düşünmüş olabilirler. Komedilerin artık ne kadar komik olduğu ve onlara ne kadar güldüğümüz de tartışılır. The Big C'yi senaryosunu ve Laura Linney'i çok başarılı buluyorum ben.
The Big C için bir kanser komedisi değil kansere yakalanmış bir kadının komedisi diyebiliriz. İzlemeyenler kafasında kanser olmuş bir karakter canlandırıp ah canım yazık ya da budist iyimserliğinde mutluluk güneş gülücüğümüzün arkasında diye düşünebilirler. Cathy ( Laura Linney ) tüm gerçekçiliğiyle hastalığıyla yüzleşip daha iyi olmak için değil de iyi olmak için savaşıyor.
The Big C bana göre de içindeki ve adındaki kansere karşın hayatını kaybetmek üzere olan birinden çok hayatla ilgili bir dizi. Yaşama , daha iyi yaşama ruhunu ve bunun için önümüzde seçilebilecek bir çok yol olduğunu aşılıyor bana. Laura Linney başarıyla üstesinden geldiği Cathy karakteriyle elinde kalan hayatıyla ne yapacağını düşünürken bir şekilde yaşayan izleyenlere de dur bir dakika peki ben ne yapıyorum diye düşündürüyor. İster ironik ister absürd deyin farklı komedi öğeleriyle The Big C bir klişe olacak ama " hem ağlatıp hem güldürüyor." Son zamanlarda daha iyisini daha zekisini ve farklısını görmedim. Etkilendiğim çok belli ama bu dizinin aktarmak istediği felsefesini edindiğimi düşünüyorum.Belki ilerde bu dizi ile ilgili daha fazla yazarım. İzledim izliyorum onun için oyum Laura Linney'e ve her neyiyle adaysa The Big C'ye :)

Drama : En İyi Erkek Oyuncu Adaylar

Timothy Olyphant - Justified
Steve Buscemi - Boardwalk Empire
Jon Hamm - Mad Men
Hugh Laurie - House
Michael C. Hall - Dexter
Kyle Chandler - Friday Night Lights

Drama : En İyi Kadın Oyuncu Adaylar
Connie Britton - Friday Night Lights
Elisabeth Moss - Mad Men
Mariska Hargitay - Law & Order: Special Victims Unit
Kathy Bates - Harry’s Law
Julianna Margulies - The Good Wife
Mireille Enos - The Killing

Drama dalında en iyi erkek oyuncu ödülümü House MD'de bana göre harika işler çıkaran Hugh Laurie'ye veriyorum. Dizi bitene kadar bu oy değişmeyecek sanıyorum.
Drama dalında en iyi kadın oyuncu The Killing'in cinayet dedektifi Sarah Linden rolündeki Mireille Enos. Gizemli polisiye suç dizisi The Killing'de Enos diğer birçok polisin göremediğini gören zeki yetenekli bir polisi oynuyor. Soğuk bir duruşu olmasının yanı sıra bir annenin duygularını da katıyor Sarah Linden rolüne. Böyle oyuncular için hep kendi karakterine yakın bir karakteri oynuyordur heralde diye düşünürüm. Karanlık evet karanlık dizinin soğuk dedektifi "etkileyici" karakteriyle ekran başına kilitliyor. The Killing dizisi karanlık , olayın geçtiği Seattle şehrine hiç güneş doğmuyor devamlı yağmur yağıyor. Öyle ki Mireille Enos hem o soğukluğu hem de bu karanlık alışkanlığıyla bir vampir dizisinde oynayabilir. Dizinin ikinci sezonu başlayacak ve hala aynı cinayet gizemini koruyor. Bölüm bölüm gün gün değişik çıkmazlarla düğümleri çözmeye çalışıyor izleyenlerle beraber dedektif Linden. İzlemeyenler arasında " On küsür bölümde cinayet çözülmez mi la !" diyenler hiç yanaşmasınlar.

Biliyorsunuz müzikten makyaja , sanat yönetmeninden fotoğraf seçicisine kadar birçok aday var . Hepsini inceleyemedim . Conan'ı seviyorum ona oy verir ödül almasını isterim. Adaysa Ellen yine alsın derim. Game Of Thrones'u o kadar da beğenmedim ama sanırım bu dizi ödül sahibi olacak. Hatırlatayım Mad Men ne kadar ödül alırsa alsın izlemeyeceğim :) Fantastik illa vampirli cadılı bir şeyler varsa adaylar arasında oyum True Blood'a. Daha fazla da uzatmak istemiyorum . Siz de görüşlerinizi belirtirseniz sevinirim.

İyi Seyirler !TwitterTwitter'da paylaş

8 Eylül 2011 Perşembe

Al Bano & Romina Power # eskilergüzeldir

Yine güzel bir şakı dinleyelim istiyorum. Bayram ziyareti nedeniyle dayımın yanına uğradığımda ağzında sözlerini tam bilmese de keyifle bir şarkı mırıldandığını farkettim. Sürekli aralıklarla belli belirsiz gibi gelse de güzelliğini aslında belli eden mırıldanma... "liiiberta liiiberta" Dayanamayıp sorduğumda eskilerden bir şarkı olduğunu söyledi."Al Bano ve Romina Power söylerdi.80li yıllardı..." Nedendir bilmem söyleyiş tarzından ve heyecanından olsa gerek bu şarkıcıların ismini de en az otuz yıldır ilk defa bana zikrettiğini düşünüyorum. Anlamadığım için tekrarlamasını istedim hiç duymadığım bu isimleri. Power mı ? Bu ne biçim İtalyan ismi şarkı italyanca sözler taşıyor gibi dedim. Uzatmadı ve uygun bir zamanda dinleteceğini söyledi.

Birkaç gün sonra dinleme fırsatı da bulduk. Dayımın bana göre imrenilecek bir kaset koleksiyonu var. Bu kasetlerin genelini 70li yılların sonu ve 80li yıllara ait kasetler oluşturuyor. Bunları bir şekilde Cd'ye çekme planları olduğunu biliyorum malum bu yaştaki bantların ömürleri o kadar da uzun değil. Defalarca dinlenen kasetlerin bantların aşınması , müzik çaların bantları "sarması", kalemle bu bantları tekrar sarmalar...Farkettiniz mi kasetlerden de artık taş plaklar gibi bahseder olduk. Herneyse işte dayımın bu kasetleriyle aslında küçüklükten bu yana alakalıyımdır. Çok küçükken onlardan kaleler yaptığımı, arka arkaya dizerek domino etkisi devirdiğimi hatırlıyorum. Çoğunu kırar içindeki kağıtları yırtarmışım dediğine göre ben hatırlamıyorum o kadarını. Aklım daha da yetmeye başladığında izin alıp içinde latin müziği olanları dinlediğimi hatırlıyorum.

Kasetimizi bulup taktığımızda dayım ezberlemişçesine şarkının yerini ayarladı. Hep öyledir ya kasetlerde. Bir iki şarkıdan sonra çalmaya başladı. Malum İtalyan müziğinin o yıllara ait Akdeniz ezgileri.Kafa yormayan bir müziğin önüne çıkan iki saf ses. Şarkıyı sadece bir kere dinleyebildik ve oldukça beğendim. İkinci ve daha fazlası defalar dinleyememizin nedeni aletin kaseti yine sarması oldu. Birbirine dolanan bantları şarkıyı dinledikten sonra görmem kasete daha çok önem vermemdeki sebep eminim. Sonra bantlar özenle sarıldı ve kaset istirahate alındı...

Neyseki youtube var dedim. Dinlerim ben bunu ! Umutsuzca ve elindeki benden daha yaşlı kasete daha da fazla değer katarcasına yoktur ki dedi dayım. Bilmiyorum internetin varlığına sevinmeli miyim ? O bantın sarıldığını görmek şarkıların bir zaman belki daha da değerli olmuş olabileceğini düşündürdü.

Al Bano ve Romina Power bir zamanlar ülkemizde çok meşhurlarmış. Ben "Felicita"larını duymuştum daha önceden siz de bilirsiniz. Bu şarkıyı daha bir beğendim nedense ama. "Yak beni yık beni" değil de içinde "özgürlük" geçen bir şarkı yapmışlar daha ne.

Beraber dinleyelim altına da Türkçe çevirisini ekledim.


Gece kaçıp giden bir adamın omuzlarına çöküyor.
Karanlığın beraberinde kendisiyle bir sır da götürecek.
Evlerin ve kiliselerin arasında bir kadın artık orada olmayan birini arıyor.
Ve senin adına ,daha kaç insan geri dönmeyecek.

Özgürlük, o kadar fazla insanı ağlattın.
Sensiz , daha fazla yalnızlık var.
Hayatı yaşama amacım olana dek
Sana sahip olmak için yaşayacağım.
Özgürlük, koro yükseleceği zaman
Sana sahip olmak için şarkı söyleyecek.

İnsanların acı ve derilerinin üstünde beyaz bir kağıt var.
Fakir insanlarda kinizm her gün gelişiyor
Acizliğin kalbinin karanlığında bir güneş tekrar doğuyor ama.
Sessizliğin içinden seni arayan bir ses doğacak.

Özgürlük, o kadar fazla insanı ağlattın.
Sensiz , daha fazla yalnızlık var.
Hayatı yaşama amacım olana dek
Sana sahip olmak için yaşayacağım.
Özgürlük, koro yükseleceği zamanhttp://www.blogger.com/img/blank.gif
Sana sahip olmak için şarkı söyleyecek.

Özgürlük, bir daha öyle ağlamaksızın.
Sensiz , daha fazla yalnızlık var.
Hayatı yaşama amacım olana dek
Sana sahip olmak için yaşayacağım.
Özgürlük, koro yükseleceği zaman
Sana sahip olmak için şarkı söyleyecek.

İlk defa bu şarkıda duydum : Kinizim : tıklayın Vikipedi'nin yalancısıyım.

Yıllar geçse de hala dinlenilen şarkı değerli ve güzeldir. Var mı sizin de dilinize takılan yıllardır dinlediğiniz şarkılar ? Ya da şimdi anlamlı geliyor mu etrafınızdakilerin eskiden beri tekrar tekrar aynı şarkıları mırıldanmaları ?TwitterTwitter'da paylaş

16 Ağustos 2011 Salı

Dünya Uydu Anten Mirası

Uydu antenleri,klimalar,güneş enerji sistemleri ve kablolar...Safranbolu'da fotoğraf çekerken dokuya uygun bulmadığım için kaçındığım başlıca şeyler. Son zamanlarda fotoğraf karesine almak bir yana dursun artık bu görüntü kirliliğini görmemenin bile imkansız olduğunu anladım ve bu da bu sayfayı yayınlama nedenim oldu.

Safranbolu ülkemizde tarihin korunduğu şehir denince akla gelen ilk yerlerden. Daha da hızlı akmaya başlayan hayatımızda yavaşlamamızı sağlayan bir huzur noktası...(?) Ne kadar öyle ya da ne kadar öyle kalmaya devam edecek ?

Yukarıdaki fotoğrafı Safranbolu'da Hıdırlık tepesinden çektim. Dikey pozisyonda görünen dar alanda geçmişi en çok yansıtan çarşı merkezi var. Sadece bu kare içerisinde 50 tane uydu anten belirledim. 50 antenin artık sadece fotoğraf makinaları için değil gören gözler için de nasıl bir görüntü kirliliği oluşturduğuna dikkat çekmek istedim. Üstelik fotoğrafta görünenler kentin gözbebekleri denebilecek başlıca tarihi eserleridir. 41 ve 42 numaralarda görünen iki uydu anten 1645 yapımı Cinci hamamının üzerine yerleştirilmiş. Fotoğrafı daha yakından incelemeniz ve gözden kaçırdığım diğer çöplükleri sayabilmeniz için fotoğrafı küçültmedim ve orijinal boyutta yükledim. Büyük halini görmek için fotoğrafa tıklayın.

Unesco giderek yaşlanan dünyamız üzerindeki kültürel, doğal eser ve varlıkları eğer belirlenen ölçütlere uyuyorlarsa Dünya Mirasları listesi altında korumaya alıyor. Dünya üzerinde "modern çağın yağmasına" karşın kanat altına alınmış dokuzyüzü aşkın varlıktan on tanesi ülkemizde bulunuyor. Bunlardan birisi de Safranbolu şehrimiz ! Klasik Osmanlı mimarisi evlerimizi anten ve klimalarla yağmalamayı bildiğimiz gibi duvarlara insan boyu burası Dünya Miras Kentidir yazmayı da biliyoruz , Unesco'nun bayraklarını asmayı da...Yine de Dresden'in 2009da bu listeden çıkarıldığını da dikkatlere sunarak eklemek istiyorum.



Buralarda kimse televizyon izlemesin , klima takmasın terlesin demiyorum ama bu işler Dubrovnik ve Venedikte nasıl yapılıyorsa öyle yapılsın diyorum. Turizmci ruhlu para kazanmak için her şeyi yapacak uyanık geçinenlere kaldıysak elimizdeki mirası çok geçmeden tüketiriz. Şunu da eklemek istiyorum ki nasıl Marmarise gelen turist profili ile Safranbolu'nunki farklıysa Safranbolu'dan da Marmaris olmasını beklemek "saçmalıktır". Onun için hazırda varolan tarihi , kültürel ve sanatsal değerlerin korunması için çılgın da olmasa projeler hem uygulamada hem beyinlerimizde gereklidir.

Safranbolu şehrine gelenlerin çoğunun kendine sorduğu " Biz burayı böyle gördük çocuklarımız nasıl görecek , ya da onlara da kalır mı ki " sorularını daha bilinçli düşünmek ve yüksek sesle sormak gerekiyor. Sevenlerinden önce sahiplerinin bu şehri yüzyıllar önceki haline uygun şekilde yaşatma zorunluluğu var diye düşünüyorum.

Bu vurdumduymazlık ve kirlilik sizi de rahatsız ediyorsa ve yardımcı bir ses olmak istiyorsanız bu yazıyı paylaşmanızı rica ediyorum.

Güzel Safranbolu'muzu hayatta tutmak için geç değil.

-------------------------------------------------------------------------------------
© Fotoğraflar dalgaizlerine aittirTwitterTwitter'da paylaş
Blog Widget by LinkWithin