Recent Posts

Edebiyat - Dilbilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat - Dilbilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2011 Salı

Bu havalar ve bizler

Sonbaharın kendini iyiden iyiye hissettirdiği bu günlerde havaların sağı solu belli olmuyor.Bir gün kapalı diğer bir gün açık...Gün içindeki ısı değişmeleri kendini ciddi bir şekilde hissettiriyor. Sabah ve akşamları güneş etkisini yitirdiğinde üşürken öğle vakti güneş altında yanmak kaçınılmaz oldu. Vücudumuzu şaşkına çeviren devamlı farklılaşan bu durumlar hastalıklara da davetiye çıkarıyor. Uzak olsun !

Her mevsimin ayrı bir tadı o tadı yaşamanın da ayrı güzellikleri vardır kuşkusuz.Baharlar söz konusu ise ben iki baharın da kış ve yaz ayları arasında bir barış sağlayıcı olduğunu düşünürüm. Kışın ve yazın farklı manada şiddetlerini yumuşatırlar.İlkbaharın şehirlerde nasıl geçtiğini pek anlamıyor olsam da kışın ardından yeniden diriliştir ilkbahar. Sonbahar kahverengidir diye severim. Hemingway Paris Bir Şenliktir adlı kitabında keskin soğukların baharı öldürmesini , nedensiz bir insanın ölümü kadar kederli bulduğunu yazmış. Sonbahar yazla kışın arasına girerek biraz da bu katı ölüme biraz olsun yumuşaklık bir neden katıyor. Biraz da ondan severim sonbaharı.

Kapalı havalar ve güneşli havalar arasında insan psikolojisi ne kadar ayrım gösterir değil mi ? Dışarda aydınlık bir gün bizi beklerken insan hayat dolar . Öte yandan kapalı hava kasvet ,keder ve iç sıkıntısıdır.

Hava değişimleri insan psikolojisini etkilediği kadar edebiyat dünyasını da etkilemiştir. İnsana iyi gelmesi yazına da sirayet etmiştir .İngiliz edebiyat tarihinden güzel bir örnek verecek olursak Britanya adasının kara bulutları altında yaşayan Anglo Saksonların kara dalgalar girdaplar üzerine yazdıkları Fransa'nın kuzeyinde daha ziyade Akdeniz havası getiren Norman İstilası ile birlikte tam anlamıyla yumuşamış "gün" yüzü görmüştür. Doğaya ve hayata bakışta karamsarlığın yerini ışık ve neşe almıştır. Mina Urgan'ın İngiliz Edebiyatı Tarihi eserinden bu bulutlar altındaki adanın kötümser,soğuk dönem edebiyatından bir şiirle örnek vermek isterim :

Kimsesiz adam uyanır o zaman,
Gözünün önünde bomboş dalgalar görür ancak,
Ve kanatlarını yayarak sulara dalan deniz kuşları,
Karla karışık yağmur,doluyla karışık kar görür.
Yüreğin yaraları daha da ağırlaşır o zaman.

Yukarıdaki ve benzeri kötü havaların getirdiği hayatın boş olduğu fikrini barındıran yazılar bir başka yerde tabiri caizse çiçek böcek ve kelebeklerin güneş altındaki renklerinin ne kadar hayat dolu olduğunu anlatıyor da olabilir.

Blaise Cendrars'ın Avrupa'dan Güney Amerika'ya yaptığı deniz yolculuğu üzerine şiirler barındıran Yolculuk Notları kitabında da konuyla ilgili hoş detaylar göze çarpıyor. Aşağı yukarı kitabın ortalarına kadar olan şiirler ile Ekvatoru aşağı indikten sonra yazdıkları arasında açık bir fark göze çarpıyor. Ekvatoru geride bıraktıktan sonra ısınan havanın üzerindeki etksini yazar şöyle aktarıyor :

Çizgiye kadar kıştı
Şimdi yaz
Üst güverteye bir havuz kurdurttu kaptan
Dalıyorum yüzüyorum sırtüstü yatıyorum
Artık yazmıyorum
Yaşamak ne güzel

-------------------------------------------------------------------------------------
© İlk fotoğraf dalga izlerine aittir. İkinci fotoğraf Blaise Cendrars - Yolculuk Notları kitap kapağı - Philipp_GTwitterTwitter'da paylaş

8 Mayıs 2011 Pazar

Edebiyat dünyasından bir anne : Ursula

Aslında edebiyatta anne karakteri deyince aklıma ilk olarak Albert Camus'nun "Annem ölmüş bugün, belki de dün..." sözleriyle başlayan çok sevdiğim "Yabancı" kitabındaki Meursault başkarakterinin annesi geliyor. Kitabın başında ölmüş olduğu için hakkında pek bir şey yazamıyorum. Belki bir dahaki anneler gününde bu annenin oğlu hakkındaki düşünceleri üzerine varsayım niteliğinde bazı çıkarımlarda bulunurum.

Nasıl bu anne Yabancı romanını roman yaptıysa Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık romanını roman yapan anne karakteri de Ursula Buendiadır bana göre. Bilmiyorum nedendir ama anneler gününe ait kutlamalarda bütün cümleler " vefakar , cefakar annelerimiz " diye başlar ya belki de ondan ilk olarak bu ikisi aklıma geldi.

Buendia ailesinin direği Ursula . Bu "anaerkil" ailenin her şeyi...Sadece çocuklar için bir anne değil ailenin geçimini sağlayanı , para kazananı...

Bana göre kitabın en önemli karakteri Ursula Buendia etkisini kitabın başlarından ziyade devamında gösteriyor. Ursula'nın devamlı kendiyle çatışma içinde olan kişiliğini seviyorum. Bir yandan sorumlu olduğu aileyle ilgilenirken bir yandan da aile mutsuzluğuna katkıda bulunuyor sanki. Kendisini evine ve ailesinin devamına adıyor. Çoğu zaman aile bireylerinin mutluluğundan önce para ve sosyal konumunu ön plana alıyor. En ilginç yanı ise Ursula sanki Jose Arcadio'nun eşi değil de sanki ona da "annelik" yapan bir karakter izlenimi oluşturuyor zihinlerde.

115 yılı aşan bütün bir ömründe ailesine acımasız diktatör oğullarına bile bakar onları yönetir. Uzun yaşamı ona hayatın kendini tekrarlayıp duran çember olduğunu öğretir. Gözleri kör olsa ezilse büzülse dahi ailesinin iyi olduğunu bilir ve onların koruyucu meleği olur o :

"...Ursula da hamaratlıkta kocasından geri kalmazdı. Ufak tefek,çalışkan, ciddi, siniri sağlam, ömründe bir kez olsun şarkı söylediği duyulmamış bu kadın, kolalı içeteklerinin boğum hışırtısını peşindensürükleyerek şafaktan geceyarılarına kadar oradan oraya koştururdururdu. Bastırılmış toprak taban, sıvasız kerpiç duvarlar,kendi elleriyle yaptıkları yontulmamış tahtadan döşemeler, onunsayesinde her zaman tertemiz olur, giysilerini kaldırdıkları eskisandık mis gibi fesleğen kokardı. "

Edebiyatta anne unsuru denince aklıma ilk gelenlerdi bunlar. Sizler de aklınıza gelenleri yorum bölümünde paylaşırsanız mutlu olurum.

Bu yazıyı da aracı yaparak tüm annelerin anneler gününü kutlarım !

-------------------------------------------------------------------------------------
© Resim "çiçek taşıyan" Diego Rivera'ya ait. Fotoğraf Marquez'in sevdiğin bir fotoğrafı.TwitterTwitter'da paylaş

18 Nisan 2011 Pazartesi

Murakami ve Harika bir fikir

Önyargılarım nedeniyle neler kaçırdığımı farketmeme bir başka nedendir Murakami. Japonlar, Japonya ve hatta genelleme yapıp bütün gözü çekik arkadaşlara yersiz bir önyargıyla mesafeli durmuşluğum vardır. Murakami okumaya başlayarak Japon edebiyatına giriş yaptım ve bu önyargıdan en azından onun kuruluğundan kurtuldum diyebilirim. Murakami kitapları ve sonra takiben Miyazaki filmleri... Eserlerini tavsiye ederim . Her dönem masala ihtiyacı olanlar için...

Murakami kitaplarından uzun uzun bahsetmek gerekir biliyorum ama bu yazıda başka bir konu odaklı yazacağım. Murakami okuru moda blogu yazarı Sera Hur kapak dizaynını birçoğumuzun beğendiği Murakami kitaplarını sokak modası fotoğrafçısı The Sartorialist'in fotoğraflarıyla eşleştirmiş. Ne harika bir fikir ! Orijinali John Gall tarafından tasarlanan kitap kapakları aynı renklerin görüldüğü bu moda fotoğraflarıyla birleştirilmiş. Yansıyan renklerin yanı sıra eşleştirirken kitabın ruh halini taşıyacak fotoğrafları da seçtiğini söylüyor sanatçı ruhlu blogcu.

En beğendiğim fotoğrafa en başta yer verdim. Sahilde Kafka Murakami'nin ilk okuduğum kitabıydı . Belki de ondan biraz fazla değer veririm.






Yukarıdaki Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu Kitabı kapağıyla eşleştirilen fotoğrafta renklerden ziyade kitabın duygu durumu ile uyum dikkat çekici.







Şimdi aynı fikre başka kitaplar ve başka fotoğrafları eşleştirerek devam ediyor bu kişi. Ne deyim takdir ettim ! Ne orijinal fikirli insanlar var...

Bu arada Murakami'nin okumadığım kitaplarını okuyayım ben.TwitterTwitter'da paylaş

8 Nisan 2011 Cuma

Italo Calvino - Görünmez Kentler

Görünmez kentler İtalyan yazar İtalo Calvino’nun bir kısa romanı. Kitap tecrübeli doğulu hükumdar Kubilay Hanla Venedikli seyyah Marco Polo arasındaki muhabbetlerden oluşuyor. En güzel yön de bu ki ikili aynı dili konuşamasa da işaret diliyle , imalarla ve birtakım nesneler kullanarak anlaşmaya çalışıyor. Benim dikkatimi çekmek için bu kadar bilgi yetmişti. Bu kitabı diğer kitaplardan ayıran bu yukarıda saydığım özellikleri merakımı artırdı. Edindim ve moda tabirle bir çırpıda okudum.

Kitabın önsözünde Calvino şunları yazmış : "Görünmez Kentler bildik kentler değil ; kurmaca kentlerdir. Hepsine birer kadın adı verdim ; kitap kısa kısa bölümlerden oluşuyor. Bu bölümlerden her biri, her kent için ya da genel anlamda kent kavramı için geçerli bir ipucu sunmalı."

Marco Polo'nun Kubilay Han'a sunduğu bu 55 kent şiirsel bir dille okuyucuya sunuluyor. Kentlerin akla getirdikleri yine bu ikili arasında 5-10 şehir sunumu arasında kısa görüş alışverişlerine neden oluyor.

Anlatılan şehirler hayali gizli bir güce sahip gibi. Yazarın sayesinde şehrin mimarisi ve yaşayışının içinde buluyor okuyan kendisini. Polo belki de hayalindeki özlemindeki kentleri anlatıyor,bizler de belki aynı düşüncelerle kendi şehirlerimizi kuruyoruz. Şehirler önemlidir ve şehirlerin insanlarla bağı daha da önemlidir bence. Calvino'nun kitabında her şehir bir karakter taşıyor ve hepsinin bir düşünce sistemi var sanki...

En yalın öğeleri anlamak için bazen karışık olmak gerekir.Kitabın da biraz böyle bir yapısalcı havası var. Gerçekleri anlamak için biraz hayal ve masal da gerekir . Son zamanlarda böyle gerçeküstü ya da masalsı şeylere yöneldim. Gerçek ve hayal birbirinin sağlaması gibi. Aralarında ince bir perde var.

Kitabı okuduktan sonra internetten baktım da kitap birçok görsel sanatçıya ilham kaynağı olmuş. Nora Sturges'ın çalışmalarını ben çok beğendim. Hayal güçlerimize sınır koymak gibi olmasın ama Calvino'nun kitabında anlatılan şehirler Sturges'a göre böyleler :



Kitabın etkisinde ayracı sayfaların arasına bırakırkenki anlardan birinde çok güzel bir şarkı denk geldi. Sezen Aksu - Düş Bahçeleri . Kitabı okudum , kafamda filmini çektim ve soundtrack albümünün en başına da bu şarkıyı koydum. Bence tam da uydu !

TwitterTwitter'da paylaş

3 Nisan 2011 Pazar

Camera Lucida - Roland Barthes

Fotoğraf tutkunu arkadaşlara önerebileceğim güzel bir kitap olan Camera Lucida fotoğraf konusunda bir temel eser olarak gösteriliyor. Kitabın yazarı Roland Barthes kitapta kabaca fotoğrafın aslında ne olup ne omadığının yorumunu yapıyor. Bu felsefik düşünceleri bize aktarırken bazı fotoğraflardan da faydalanıyor kitabında...

Kitaptan Richard Avedon'ın çektiği köle William Casby portresi.

" Fotoğraf üzerine yazma tutkumun açığa çıktığı bu karmaşa ve ikilem , aslında sürekli olarak çektiğim bir sıkıntıyla ilgiliydi : biri anlatımcı,diğeri eleştirel iki dil arasında savrulan bir özne olmanın sıkıntısı "

Her ne kadar hızlı bir okuyucu olsanız da duraksayıp düşünmenize neden olan kitaplardan Camera Lucida. Aslında fotoğrafçı olmayan birinden fotoğrafla ilgili çarpıcı detaylar almak ilginliğini yaşıyorsunuz. Yapılan yorum ve bakış açıları bizlerin de bu konular üzerine kafa patlatmamızı sağlayacak cinsten. Kitabı okurken aslında ne büyük bir fotoğrafçıyım ya da tam tersine fotoğraf mı o da ne ki diyebileceğiniz bir eser.

Yazarın fotoğrafın ne olup ne olmadığı üzerine ortaya koyduğu fikirleri okuyunca her cümleyle zihninizde yorumlar oluşacak.

Çektiğiniz ve seyrettiğiniz fotoğrafları bir şaheser ya da değersiz kağıt parçaları olarak göreceksiniz.TwitterTwitter'da paylaş

17 Ekim 2009 Cumartesi

Yazar Odaları

Guardian gazetesinde 2007'den bugüne dek yayımlanan ilgi çekici bir bölüm var. Bölümün konusu yazarların odası. Dünyaca ünlü yazarların o çok bilinen eserlerini yazdıkları odalarını,masalarını bizlere sunuyor. Böylelikle geçmiş ve günümüz yazarlarının karakterlerinden tutun da eserlerini hangi ruh haliyle kaleme almış olabileceklerini öğrenmiş oluyoruz. Bunlardan dikkatimi çekenleri sizlerle paylaşmak isterim.
Jane Austen
En göze çarpanlardan biri Jane Austen'a ait. Yazarın Pride and Prejudice ve Emma gibi eserlerini üzerinde kaleme aldığı küçük üç ayaklı masası o anlattığı zerafet hikayelerinin kaynağına etki edebilir hissi veriyor. Kalabalık bir aileden gelen ve kendine ait bir odasının olmamasının sıkıntısını çeken Austen'in misafirler geldiğinde yazdıklarını apar topar kaldırıp bavullara sıkıştırdığını dahi biliyoruz. Guardian gazetesi bu oniki kenarlı zarif masa için dehanın tevazusunu yansıtıyor tanımını yapmış.

Charlotte Bronte
İşte yetenekli bir o kadar da problemli Bronte kız kardeşlerin odası. Charlotte, Emily ve Anne Bronte eserlerini bu odada yazıp üzerine uzun uzun konuşurlarmış. Jane Eyre ve Uğultulu Tepelerin bu melankoli dolu odada nasıl bir hayal gücüyle yazıldığını anlamaya çalışıyorum. Bu arada Emily'nin bu odada öldüğü de söyleniyor.

Virginia Woolf
Woolf'un eşi Leonard Woolf'a 18 Mart 1941 tarihinde aşağıdaki intihar mektubunu bıraktığı oda.
"Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum.Bu sefer o korkunç anlardan kurtulamayacağım .Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım.Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin.Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı.Hayatını mahvettiğimin farkındayım,ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum.Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun.Artık benim için her şey bitti.Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum."

Rudyard Kipling
Kipling'in odasını beğendim...

George Bernard Shaw
Shaw'un odasını biraz garipsedim. Fikir adamının o bütün eserleri bütün düşünceleri bu odada hayat bulmuş demek.

-------------------------------------------------------------------------------------
© Fotoğraflar kaynak : http://www.guardian.co.uk/booksTwitterTwitter'da paylaş

28 Eylül 2009 Pazartesi

Alexander Pope - İnsan Üzerine

Her zaman iyi şiirin düzyazıya göre daha değerli ve içerik bakımından zengin olduğunu düşünsem de ister istemez hayatımda düzyazının yeri daha çok. Bu çelişkinin gölgesinde zaman zaman sevdiğim şairlerin şiirlerini okuyorum. Bunlardan birisi de Alexander Pope'un İnsan Üzerine kaleme aldığı şiiri.

Aşağıda Pope'un insan üzerine yazdığı bölümlerden sadece bir parça var. Şairin bundan başka bir diğer önemli eseri de eleştiriler üzerine yazdığı şiirlerdir. Burada yine o sevdiğim ve birçok ingiliz şair ve yazarda olan hicivle kötü eleştirinin kötü eserden daha katlanılmaz olduğunu söyler.

İnsan üzerine yazdığı felsefik şiirinde ise insanın kendi hakkında mantığa dayalı düşünceler üretmesi,kilisenin ve Hıristiyanlığın özünün sorgulanması ve insanın bütün bir hayat zincirinde dünyadaki yeri gibi konular yer bulur.

EPISTLE II (İnsan üzerine)

Sen seni bil, bırak Tanrı'yı incelemeyi
Kendindir kendinin asıl bileceği
Sen ki durursun çift yanı deniz bir karada
Aklı karanlık cüssesi kaba
Çokça bilgili şüpheden yana eşi yok
Almamış ama sabırdan hissesini
Sallanır durur orta yerde şaşkın gitmekte ya da kalmakta
Tanrı mı yoksa bir canavar mı olduğunu sanmakta
Şaşkındır şaşkın bedeni mi aklı mı var seçmekte
Ölmek için doğmuş kullanır aklını sadece günah işlemekte
Ne farkı var sanki birbirinden cahilliği de mantığı da
Ya çok az düşünür ya da çok fazla
Kördüğüm olmuş birbirine düşünce ve tutkunun hayali
Söver kendi kendine över kendi kendine
Yaratılmıştır yarı yükselmek yarı düşmek için
Her şeyin büyük efendisi fakat her şeye bir yem
Kendisidir ancak yargılayabilir gerçeği
Kendisidir sonsuz hatalar içinde
Şanı , şakası ve bilmecesidir dünyanın
Git üstün yaratık ilmin ışığına çık
Toprağı ölç havayı tart ve ceziri incele
Gezegenlere hangi yörünglerde döneceklerini öğret
Zamanı yeniden ayarla güneşi düzene koy
Eflatunla birlikte gökteki yıldızlara ulaş
İlk güzele git ,ilk bütüne ve ilk doğruya git
Ya onu izleyenlerin izlerinden yürü
Ya da mantığı bırak pervane gibi dönen doğulu papazların yaptığını yap
Ve çevir kafalarını güneşi takip etmeleri için
Git ölümsüz akla yönetmeyi öğret
Sonra kendine dön ve aptallığını kabullen.

Şiirin orjinal metni :

EPISTLE II
OF THE NATURE AND STATE OF MAN WITH RESPECT
TO HIMSELF, AS AN INDIVIDUAL
Know then thyself, presume not God to scan,
The proper study of mankind is man.
Plac'd on this isthmus of a middle state,
A being darkly wise, and rudely great:
With too much knowledge for the sceptic side,
With too much weakness for the Stoic's pride,
He hangs between; in doubt to act, or rest;
In doubt to deem himself a God, or beast;
In doubt his mind or body to prefer;
Born but to die, and reas'ning but to err;
Alike in ignorance, his reason such,
Whether he thinks too little or too much:
Chaos of thought and passion, all confus'd;
Still by himself abus'd or disabus'd;
Created half to rise, and half to fall;
Great lord of all things, yet a prey to all;
Sole judge of truth, in endless error hurl'd:
The glory, jest, and riddle of the world!
Go, wondrous creature! mount where science guides,
Go, measure earth, weigh air, and state the tides;
Instruct the planets in what orbs to run,
Correct old time, and regulate the sun;
Go, soar with Plato to th' empyreal sphere,
To the first good, first perfect, and first fair;
Or tread the mazy round his follow'rs trod
And quitting sense call imitating God;
As eastern priests in giddy circles run,
And turn their heads to imitate the sun.
Go, teach eternal wisdom how to rule-
Then drop into thyself, and be a fool!

Eserin en beğendiğim yönü kendisini her şeyin merkezine koyan insanın asıl halini yüzüne vurması. Bunları anlatırken öyle güzel kelimeler seçmiş ki ! Dördüncü dizedeki "darkly wise(aklı karanlık)"sözü ne kadar da insanı anlatıyor. Bir de bu kesilmiş bölümün finalini seviyorum. Her şeyi yapan insana aptallığına kabullen ,aptal özüne dön demek bir çok soruya açıklama getiriyor.

-------------------------------------------------------------------------------------
© Fotoğraf wikipedia.org sitesinden alıntıdır.Orjinal tablo Michael Dahl'a ait olup Londra National Portrait Gallery'de sergilenmektedir.TwitterTwitter'da paylaş

10 Eylül 2009 Perşembe

Bütün dünya bir oyun sahnesidir


Bugün Farsça'dan dilimize giren "rüzgâr" sözcüğünün geldiği yerde "zaman" anlamında olduğunu öğrendim. Ne benzerlik ama ! Bazıları için hoş bir esinti olan zamanın bir başkasını yıktığı olmamış mıdır? Yıkmış geçmiştir bazen nasıl geçtiği belli değildir bazen ise ahestedir.

Bunun üzerine düşünmenin tadını çıkarırken belki de bu tadı en üst seviyeye çıkarmanın gereğini yapıp Shakespeare karıştırmaya başladım.

Derken Shakespeare'in Türkçe'ye Dilediğiniz Şekilde ya da Size Nasıl Geliyorsa diye çevrilen As You Lıke It oyunundaki o muhteşem bölüm geldi. Bu oyunu tiyatroda izlediğim andan beri etkisinden kurtulamadığım çok sevdiğim bu ünlü monoloğu sizlerle burada paylaşmak istiyorum.

İkinci perdenin yedinci sahnesinde Jaques tarafından aktarılan bu monologda hayat yedi sahneli bir oyuna benzetliyor.

Orjinali :
All the world's a stage,
And all the men and women merely players;
They have their exits and their entrances,
And one man in his time plays many parts,
His acts being seven ages. At first, the infant,
Mewling and puking in the nurse's arms.
Then the whining schoolboy, with his satchel
And shining morning face, creeping like snail
Unwillingly to school. And then the lover,
Sighing like furnace, with a woeful ballad
Made to his mistress' eyebrow. Then a soldier,
Full of strange oaths and bearded like the pard,
Jealous in honor, sudden and quick in quarrel,
Seeking the bubble reputation
Even in the cannon's mouth. And then the justice,
In fair round belly with good capon lined,
With eyes severe and beard of formal cut,
Full of wise saws and modern instances;
And so he plays his part. The sixth age shifts
Into the lean and slippered pantaloon,
With spectacles on nose and pouch on side;
His youthful hose, well saved, a world too wide
For his shrunk shank, and his big manly voice,
Turning again toward childish treble, pipes
And whistles in his sound. Last scene of all,
That ends this strange eventful history,
Is second childishness and mere oblivion,
Sans teeth, sans eyes, sans taste, sans everything.

Türkçesi :
Bütün dünya bir sahnedir,
Ve bütün erkekler ve kadınlar yalnızca birer oyuncu :
Çıkışları ve girişleri vardır hepsinin;
Ve bir insan hayatı boyunca birçok rolde oynar,
Bu roller onun yedi çağıdır, ilki bebeklik olan
Agulayıp kusarken dadısının kucağında.
Daha sonra mızmız okul çocuğudur,okul çantasıyla
Yüzünde sabah ışığı bir salyangoz gibi sürünerek
Gönülsüzce okuluna giden. Ve sonra bir aşık olur;
Ateş gibi nefesiyle sevdiğinin kaşlarına dertli türküler yapan.
Saçma yeminlerle dolu panter sakallı bir asker sonra,
Onurda kıskanç, savaşta ani ve atik,
Bir topun ağzında dahi köpükten ünün hayali peşinde giden.
Sonra bir yargıç olur, Koca göbeği tavuk budu dolu
Resmi kesilmiş sakallı ve sert bakışlı
Bilge atasözleri ve modern örneklemelerle doludur.
Çünkü o da böyle oynar rolünü.
Altıncı çağda burnunun üzerinde gözlüğü yanında kesesi
Gençliğinden kalma pantolonuna yayılmış bedenine bol gelir.
Çocukluğuna döner büyük adam sesi , incelir.
Hepsinin son sahnesinde,sona erer olaylarla dolu tarih.
İkinci çocukluk tam anlamıyla unutulmadır.
Dişten , gözden , tattan … ve sonunda her şeyden yoksun.

Hayatın bir oyunda sözlerle bu denli çarpıcı anlatılması insanı hayrete düşürüyor. Hayat boyu eskimeyecek bu güzel eserdeki kelime seçimi ve anlatım o kadar güzel ki her satırı dahi ayrı ayrı saatlerce tartışılabilir. Ben basit bir şekilde özetlemeye çalıştım . Beni en çok etkileyen kısım başlangıç ve bitiş sahnelerinin bir döngü sonunda yeniden bir olması ve geriye kalan unutulmuşluk. Bakınca görülüyor ki sahnenin ilk ve sonu neredeyse aynı. Böyle düşününce ya ortadaki sahneler çok anlam kazanıyor ya da bu sahnelerin hiçbir anlamı yok.

Hayatı sahne metaforuyla rubailerinde bizlere sunan bir diğer isim de Ömer Hayyam :

Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz.
Kuklacı felek usta, kuklalar da biz.
Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer;
Bittimi oyun, sandıktayız hepimiz.

-------------------------------------------------------------------------------------
© Fotoğraf "As You Like It"'ten bir sahne www.wikipedia.org sitesinden alınmıştır.TwitterTwitter'da paylaş
Blog Widget by LinkWithin