Recent Posts

21 Mart 2011 Pazartesi

Estrella Morente

Bu şarkılar daha iyi söylenebilir mi bilmiyorum.

Bir gitar, biraz ritim ve Estrella…

Estrella de la Aurora Morente Carbonell… bilinen ismiyle Estrella Morente. Onu hangi kelimelerle tanımlayabilirim diye çok düşündüm emin olun. İlk önce isminin Türkçe karşılığıyla başlayayım : Estrella Morente , “ esmer yıldız” demek. Bu gizemli isim de yine flamenko sanatçısı bir anne ve babadan geliyor. Sanatıyla birçok müzisyenin ve müzik severin gözlerini kamaştıran Estrella bunun için yeterli genlere de sahip. 1980 Granada doğumlu sanatçının birçok projede birlikte çalıştığı ve geçtiğimiz aylarda vefat eden babası Enrique Morente, flamenko müziğinde efsane diye tanımlanabilecek sanatçılardan.Yine annesi Aurora da , La Pelota ismiyle tanınan bir flamenko dansçısı ... Bununla beraber Estrella’nın ilk albümü Mi Cante Y Un Poema atfettiği dedesi Montoyita da bir gitaristtir.

Kariyerinin başlarına gidersek henüz dört yaşındayken İspanya’nın önemli flamenko olaylarından Cantes de Levante’de söylediğini görürüz. Yedi yaşında ünlü gitar ustası Sabicasla kayıt yaptı ve onaltı yaşındayken Sierra Nevada’daki Dünya Kayak Şampiyonasının açılışında sahne almasıyla binlerce kişiyi etkiledi. Babasının ve diğer sanatçıların da desteğiyle kısa zamanlarda ülke genelindeki flamenco festivallerinin vazgeçilmez ismi oldu.
Bu arada birçoğumuzun onu daha iyi tanımasını sağlayan da şüphesiz Pedro Almodóvar’ın Volver filmi oldu. İzleyenlerden çoğu filmin ana karakteri Raimunda’nın söylediği şarkıdaki sesin aslında kime ait olduğunu merak etmiştir eminim.


Her şeyiyle flamenko ile özdeşleşmiş bir sanatçıdan bahsederken flamenko için kullandığımız sıfatları kullansam yanlış yapmış olmam diye düşünüyorum. Güç ve tutku… Aşk ve nefret… Kalbinizi hedefleyen sesiyle hayat verdiği şarkılarından her biri benzer hisleri veriyor. Bir zariflik örgüsü içerisinde, ezgilerin ve güzel sesinin inceliklerinde süzüldüğünüzde oluyor ; hırs ve nefret denizinde yüzdüğünüz de . Bu hisli müzik için doğmuş gibi sanki. Flamenko için hele de bu çağda gerçekten büyük bir sans…

Derken , Alhambra’nın yalnızlığını hissetmek zamanı şimdi. İlan’ı aşk zamanı ilk önce ve daha sonra dünyada var olan her şeye başkaldırı ve lanet okuma zamanı şimdi… Gönlümüzü Zambra’ya verelim hep beraber…



ZAMBRA / İspanyolca orijinali

Quítate de la ventana porque voy a suspirar,
mis suspiros son de fuego
y te pueden abrasar.

¿Qué quieres de mi?
¿qué quieres de mi?
si hasta el agua que yo bebo
te la tengo que pedir (x2).

Tiene mi madre un perol,
tenía mi madre un perol,
que cada vez que le daba resonte
salen granillos de arroz,
que cada vez que le daba resonte
salen granillos de arroz.

Y a la hora que venga la muerte
quiero ponérmelo por delante,
que como lo camelo tanto
y el corazón se me parte (x2).
Quítate de la ventana
porque voy a suspirar,
mis suspiros son de fuego
y te pueden abrasar.
¿Qué quieres de mi?
¿qué quieres de mi?

si hasta el agua que yo bebo
te la tengo que pedir (x2).

Bu ses insanı büyülemeye başka dünyalara götürmeye yetiyor. Zamanı durdurun yine geri dönmek yok bu sayfada…

Sıra şimdi bir diğer favorimde. Tangos de Pepico özlenen bir sevgili için yazılmış bir şarkıdır. Pepenin yokluğu ve özlemi şarkıda şarkıcıya üzüntü vermektedir.
Röportaj :

Estrella Morente hakkında daha çok bilgi sahibi olabilmek için şarkıcının flamenco-world.com sitesine verdiği röportajlardan seçmeler çevirdim:

- Sahnede kendinden bu kadar emin olmanın sebebi nedir?

EM: Sahnede şarkılarımı söylerken kendimi bir bütün olarak, saçlarımla, ellerimle , ruhumla ve vücudumla şarkıya veririm. Açıkçası bu söylediklerime göre de değişir. Örnek olarak eğer seguiriya or malagueñas söylüyorsanız… Bakın örneğin “malagueña de Chacón” , burada geçen “que tienes por mi persona”yı “qué tendrá Marbella, qué tendrá la costa” ( Marbella ne kadar güzel bir yer ) gibi söyleyemezsiniz. Demek istediğimi anlatabiliyor muyum bilmiyorum. Söylemek istediğim şu ki bu şarkıların derinlerindekileri özümsemek ve benimsemek gerekiyor. Ben bu şarkılarda roller alıyorum , içine giriyorum ve oynuyorum. “Cante Grande”yi söylemeniz içinb “grande”(büyük) olduğunuzu bilmeniz gerekiyor. Kendinize güvenmezseniz, sadece bu şarkıların büyüklüğüne inanırsınız. Kendinizi de o şarkıların seviyesine çekmeye çalışmalısınız yoksa yaptığınız ıvır zıvırdan öteye gitmez. O zaman yine o aptal kızlığıma dönerim.

- Peki sen kimleri dinlersin ?

EM: Evet, genelde evde müzik dinlerim. Alejandro Sanz ,La Barberia del Sur ya da Frank Sinatra , Bob Marley dinlerim. Pastora dinlerim tabi…Bunlar benim her gün dinlediklerim. Bir bakıma beni besleyenler. Köklerini içinden atamazsın. Dinliyorum çünkü seviyorum ve hepsi bu. Gün sonunda gördüğünüz gibi ilginç bir müzik karışımı ortaya çıkıyor.

- Kısa bir süre önce Enrique Morente sesini her zaman duyduğu bir kuşun sesi gibi olduğunu söyledi ve sen her geçen gün şakımaya devam ediyorsun.

EM: Evet, (Gülüyor) Heidi’nin kuşu gibi…Çok esprili ve gerçekten eğlenceli bir deneyimdi. Onunla çalışmak da gerçekten güzel. Benim için yeni bir teknik olan “falsetto”yu da öğretti aynı zamanda…

- Morente sueña La Alhambra albümünde Arap hamamlarında şarkı söylerken neler hissettin?

EM: Her zaman Alhambra’nın bu hamamlarında şarkı söylemeyi hayal etmişimdir. İnsan sesinin daha engin ve harika çıkıyor.Alhambradaki yankının kalitesini daha önce hiçbir yerde duymadım.Yankılar içinize işliyor. Bu harika…

Bu ve bunun gibi birçok soruya verdiği yanıtlarda Estrella şunları söylüyor :

* Modern ile geleneği harmanlayıp özgün bir tarz oluşturmak hoş ama gelenekten hiçbir zaman ayrılmayacağım. Bir klasik monoton ve sıkıcı demek değildir. Aksine tam tersidir. Bu değerlerle fazla oynamamak en iyisi bence.

* La Niña de los Peines’le kıyaslanmak pek hoşuma gitmiyor çünkü o çok önemli bir kişi. İnsanlar söyleme tarzımdan çok sesimi benzetiyorlar. Onun izini takip ediyorum ona benzemek istemem. Aslında benzemek de isterim ama onu taklit etmem. Sadece yolundan giderim. Birini taklit etmektense hiç olmamak daha iyi.


Bir dahaki sefere Estrella Morente'nin Federico Garcia Lorca şiirlerinden bestelenen şarkılarından , Lorca 'dan ve şarkıcının şairle ilgili katıldığı çalışmalardan bahsetmeyi planlıyorum.


Sayfalar için tıklayın ¨
Estrella#1
Estrella#2
Estrella#3 Una espina clavá
-------------------------------------------------------------------------------------
© Fotoğraflar flamenco-world.com ve deflamenco.com adreslerinden alınmıştır.TwitterTwitter'da paylaş

28 Şubat 2011 Pazartesi

Zaz - Je Veux

Bu şarkıyı çok sevdim. Kıpır kıpır insana dinlerken o anda yerinden kalkma hissi veriyor hemen. Müzik sıradan değil gayet hoş . Kızın sesi güzel...Daha önce de söylemiştim sırf şarkılar için Fransızca öğrenmek lazım.

Müziğin mutlu modu için tıklayın :


Zaz - "Je Veux"
Yükleyen Mplay. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.


Müziğin ruhuna kapılmak yeterli olacaktır ama ben sözleri ve Türkçe çevirisini de ekleyim...Böyle şarkının da böyle sözleri olur :

Sözlerin Fransızca orijinali :

Donnez-moi une suite au Ritz, je n'en veux pas
Des bijoux de chez Chanel, je n'en veux pas
Donnez-moi une limousine, j'en ferais quoi ?
Offrez-moi du personnel, j'en ferais quoi ?
Un manoir à Neufchatel, ce n'est pas pour moi
Offrez-moi la Tour Eiffel, j'en ferais quoi ?

Je veux de l'amour, de la joie, de la bonne humeur
Ce n'est pas votre argent qui fera mon bonheur
Moi je veux crever la main sur le coeur
Allons ensemble, découvrir ma liberté
Oubliez donc tous vos clichés
Bienvenue dans ma réalité

J'en ai marre de vos bonnes manières, c'est trop pour moi
Moi je mange avec les mains et je suis comme ça
Je parle fort et je suis franche, excusez-moi
Finie l'hypocrisie, moi je me casse de là
J'en ai marre des langues de bois
Regardez-moi, de toute manière je vous en veux pas et je suis comme ça !

Je veux de l'amour, de la joie, de la bonne humeur
Ce n'est pas votre argent qui fera mon bonheur
Moi je veux crever la main sur le coeur
Allons ensemble, découvrir ma liberté
Oubliez donc tous vos clichés
Bienvenue dans ma réalité

Türkçe çevirisi :

Bana Ritz otelde suit oda tutsan , istemem.
Chanel'den mücevherler , istemem.
Bana bir limuzin versen , ne yapacağım onu ki ?
Uşaklar sunsan önüme , onlarla ne yaparım ki ?
Neufchatel'de bir malikane, bana göre değil.
Eiffel kulesini versen, ne yapacağım onu ?

Aşk isterim , eğlence , iyi huy.
Para değil beni mutlu edecek olan.
Kalbim üzerinde bir elle ölmek isterim.
Haydi beraber , özgürlüğü keşfedelim.
Bütün önyargıları unut benim gerçekliğime buyur.
İyi hallerden bıktım benim için fazla bunlar.
Ellerimle yerim , ben böyleyim.
Dosdoğru ve yüksek sesle konuşurum , üzgünüm.
İkiyüzlülüğe son verelim.
İkili konuşmalardan sıkıldım.
Bana bir bak, sana kızgın bile değilim.
Ben böyleyim sadece...

Aşk isterim , eğlence , iyi huy.
Para değil beni mutlu edecek olan.
Kalbim üzerinde bir elle ölmek isterim.
Haydi beraber , özgürlüğü keşfedelim.
Bütün önyargıları unut benim gerçekliğime buyur.TwitterTwitter'da paylaş

26 Şubat 2011 Cumartesi

Gönüllerin Şampiyonu Manuel Preciado

Tanımayanlar fotoğrafı görüp de bir aile büyüğünden , sevdiğim bir dostumdan ya da mahalle ahalisi bir abimden bahsedeceğimi düşünmüş olabilirler.Bilakis bu yazdığım bütün çağrışımları uyandıran kişi İspanya birinci lig futbol takımlarından Sporting de Gijon'un teknik direktörü Manuel Preciado.

Ne karizmatik bir Jose Mourinho ne de Pep Guardiola gibi dergiler tarafından en iyi giyinen adam seçilen biri Preciado. Ronaldo ve Messi gibi doğaüstü ve hatta "insandışı" varlıkların yer aldığı İspanya liginde normalleşmeyi sağlayan bir denge unsuru. Öyle ki sokakta yürürken görebileceğimiz abilerden , küçükken top oynadığımızda alan dışına çıkan topları ayağıyla bize doğru ittiren amcalardan o. Bunlara ek olarak bir mahalle bakkalı ya da kasap havası da yok değil...

Manuel Preciado'nun bu doğallığı ve klasik kuzey İspanyalı sempatik duruşundan da öte onu sevmek için birçok neden var. Kanserden ölen eşi ve 15 yaşında trafik kazasına kurban verdiği oğlundan sonra iki seçeneği olduğunu söylüyor Preciado bir röportajında : " Ya kendimi vurup intihar edecektim ya da devam edecektim. " İkinciyi seçip ruyasını yaşadığını da ekliyor.

Birçoğumuz onu bu sezonun başında Barcelona karşısına çıkardığı yedek takım sonrasında Mourinho'nun maç satmakla suçladığı kişi olarak tanıdı. Sporting Gijon'un 1-0 yenildiği maçın ardından Mourinho'nun kötü bir meslektaş olduğunu ileri sürerek ağır bir cevap verse de asıl cevabı Real Madrid'in 5 yediği İspanya lig tarihinin en iyi takımı Barcelona'yla sezonun ikinci yarısında 1-1 berabere kalarak verdi. O maçla beraber Barcelona'nın 16 maçlık galibiyet rekorunun devam etmesine mani oldu...

Manuel Preciado basın toplantılarındaki ilginç üslubuyla da adından söz ettiriyor ayrıca. Barcelona maçı öncesi Messi'yi nasıl durduracaksınız sorusuna ""9mm bir parabellum silahla" cevabını hatırlıyorum.

O gırtlağında yırtık varmış havası aldığım garip ses tonuyla Joaquin'e eline silah verilmiş bir maymun benzetmesini yapmışlığı da vardır Villa'yı sahada kendisine yaklaşırsa ısırmakla tehdit etmişliği de teknik adamın. Kaybettikleri bir maç sonrası bir hippinin motosikleti kadar ısınmış ve kızgın olduğunu söyleyen futbol adamı görevi devam ettiği sürece daha birçok ilginç konuşma yapacağa benziyor.

2006'dan beri Sporting Gijon'un başında olan teknik adam taraftarları tarafından da çok seviliyor. Başarılı olsa da olmasa da kişiliği ve karakteri ile beğeni topluyor. Hani şu ya çok sevilen ya da hepten nefret edilen tiplerden gibi İspanya'da...

Futbolun her yerde herkes için para olduğu bu dönemde futbolun hümanist yanının bir temsilcisi bana göre Manolo Preciado. Takımı bu yıl da düşmesin hep başarılı olsun ! Hatta şampiyon olsun , İspanya kralı olsun Preciado !

-------------------------------------------------------------------------------------
© Fotoğraflar as , el pais ve diğer ispanyol medyasından...TwitterTwitter'da paylaş

25 Şubat 2011 Cuma

1000 harika şey

Uzunca bir zamandır iz bırakan internet sayfaları bölümünü ihmal ettiğimi farkettim. Halbu ki internette ne güzel sieler ,bloglar var insana interneti sevdiren zamanın nasıl geçtiğini anlamadan bize güzel anlar yaşatan.

Bu sefer karmaşık hayatlarımızda bizi mutlu eden basit detaylar üzerine yoğunlaşmış bir tematik siteyi paylaşmak istiyorum. Sayfalar yine ingilizce :

www.1000awesomethings.com

Hepimiz mutluluktan bahsederiz ama pek azımız biliriz ne olduğunu. Neil Pasricha isminde bir internet insanı erinmemiş bu mutluluk tanımını anlamlandırmaya çalışmış. İnce eleyip sık dokunarak hazırlandığı belli olan sayfalarda gün gün işlenmiş günümüzü gün eden mutluluğumuza mutluluk katan şeyleri not etmiş. Baktığımızda birçoğumuza tanıdık geleceğine inandığım bin harika şeyi sıralamış. Çok meşhur olmuş gazetelerde yayın organlarında çıkmış iki de kitap bastırmış konuyla ilgili.

Bu bin harika şeyden gözüme çarpan birkaç tanesini buraya eklemek gerekirse :

* Alarm çalmadan bir süre önce uyanmak ve kalkmak için daha çok vaktin olduğunu görmek.

* Dişlerimiz arasında sıkışan patlamış mısırı sonunda çıkarabilmek.

* Buğulu camlara parmakla yazı yazmak.

* Yastığın diğer yüzü.

* Kütüphane kokusu

* Soğuk kış günleri kalın yorganlara bürünmek.

Uzun zamandır dinlemediğiniz bir şarkıyı hatırlamak , karda yürümek , plan yapmamak ...

Amelie filminin başlarında Amelie ve çevresindekilerin sevdikleri sıralanır . Bunlara benzer küçük detaylar filmin o sahnelerinde de beni etkilemişti. Site de aynı hissi veriyor. Amelie mercimek çuvalına elini daldırmayı , tatlının üzerindeki kabuğu kaşığıyla kırmayı , St. Martin kanalında taş sektirmeyi seviyor hani...

Albert Camus'nun dediği gibi insan hiçbir zaman tamamen mutsuz olamaz. Eminim herkesin kendinden bir şeyler bulacağı bir site bu. Ben gezerken çok eğleniyorum sizin de seveceğinizi umut ederim.TwitterTwitter'da paylaş

20 Şubat 2011 Pazar

Roman Holiday - Roma Tatili

Filmin Orijinal Adı : Roman Holiday
Türkçesi : Roma Tatili
Çekim Tarihi : 1953
Türü : Dram , Komedi , Romantik
Yönetmen : William Wyler
Oyuncular : Gregory Peck , Audrey Hepburn , Eddie Albert

Daha önce bu sayfalarda zerafet , zarif , elegant ve elit gibi kelimelerin Audrey Hepburn'e ne kadar yakıştığını yazmıştım. Onu izlemeyi gerçekten seviyorum. Bu defa da tüm dünyayı kendine aşık ettiği ilk önemli işi belki de en bilineni Roma Tatili filmi hakkında bir şeyler yazayım dedim. Gerçi ben Tiffany'de kahvaltı ( Breakfast at Tiffany's ) filmini daha çok severim. Onu da hakettiği şekliyle daha detaylı bir şekilde ele alırım sonra.
Daha sonra birkaç kez aday gösterilse de Audrey Hepburn'ün tek Akademi ödülünü aldığı bu filmde - Oscar'ın ne şekilde verildiğini çözmüş değilim - Hepburn Avrupa'yı gezen bir prenses olan Ann'e hayat veriyor. Avrupa Birliği'nin temellerinin atıldığı o günlerde filmde bu karaktere Avrupa'da ekonomik işbirliğini cesaretlendirme görevinin verilmesini de ayrıca manidar buluyorum. Romadayken bütün resmiyetten , törenlerden ve planlardan sıkılan prenses bir yolunu bulup kaçar. Filmin çok sevdiğim bu kısmında Prenses Ann hiç de alışık olmadığı "özgür" bir hayata adım atar. Bir başına Romada oldukça tuhaf hisler içindeyken Amerikalı bir gazeteci olan Joe Bradley'e rastlar. Hepimizin tahmin edebileceği gibi prenses bir nevi yeni sahip olduğu kişiliğiyle gazeteciye aşık olur.(Neden kızıyorum?)Filmin bu kısmından sonra prenses eski ve yeni yaşamından birini,gazeteci de iş ya da aşkından birini seçme zorunluluğunda kalır. Film bana göre sürpriz bir sonla biter...

Film boyunca Audrey Hepburn'ün iki farklı yaşam için iki farklı kişilik geliştiren prenses rolü aktrisin güzelliğinden öte farklı bir büyü sunuyor. Bu farklı yaşama ayak uydurma ya da uyduramama durumları filmde sembolik olarak da izleyiciye çıtlatılmış ki bu bölümleri çok ama çok beğendim. Örneğin filmin başlarında prensesin ayağından çıkan ayakkabıyı bir türlü giyememesi karakterin bu hayata yerleşemediğini haber veriyor. Bir de prensesin bütün işleri geride bırakıp bir çeşit kendine izin vererek çıktığı Roma turunda saçını kestirmesi var. Kendini geriye bağlayan bağlardan kurtulur gibi. Sanki gençliğin asiliğini ya da kadının özgürlüğünü vurguluyor !

Bahsetmeden geçilecek gibi değil filmde bol bol Roma var. Oldukça Roma reklamı yapılmış. Ayrıca film Vespa motorsikletin bir furya haline gelmesinde de önemli rol oynamış.
Bir diğer başrol oyuncusu Gregory Peck'ten pek söz etmedim mi? Ama şimdi Audrey varken...

Audrey Hepburn sevenler zaten izlemişlerdir. Eski film sevenlerin izlemesini öneririm.TwitterTwitter'da paylaş

19 Şubat 2011 Cumartesi

İçinde yağmur yağan şarkılar

Son bir haftadır içinde yağmur sesi olan şarkılara tutunmuş durumdayım. Aslında pek farkında olmasak da içinde yağmur yağan ne çok şarkı varmış. İlk olarak aklıma bir iki Türkçe şarkı geldi. Klibinden hatırladığım üzere Şebnem Ferah'ın Yağmurlar'ını dinledim ilk olarak. Sonrasında sağdan soldan sordum youtube'da sörf yaptım ve ciddi bir liste oluşturdum.

1.Şebnem Ferah - Yağmurlar

Genelde yağmur severiz. Sözlü ve yazılı edebiyatta bol bol kullanılmıştır yağmur. Arınmayı sembolize eder çoğu için. Rüzgarla yağmur ilişkisi bir çok yerde yazılmıştır. Hoşumuza gider çünkü yağmur huzur verir , mutlu eder.

Bu açıdan bakılırsa şarkı sözlerinde geçen yağmur gibi şarkı başlarında , içinde ve sonunda yağmur şırıltısı duymak da insanı dinlendirir insana huzur verir. Öyle ki ben şarkılarda kullanılan yağmurun şarkıya romantizm katmak için kullanıldığını da düşünüyorum.

Son okuduğum Murakami'nin Haşlanmış Harikalar Diyarı Ve Dünyanın Sonu kitabında Bob Dylan'ın sesine gönderme olarak onun sesi bir çocuğun pencerenin önünde durup yağmuru izlemesini andırıyor benzetmesinde görüldüğü gibi yağmur hep romantik unsurlar oluşturmak için kullanılmış ve o unsurlara ilintilenmiştir.

Burada seçtiğim şarkıların da bazıları bu dinlendirici yağmurun huzur veren yanıyla ilgili daha çok ama bazılarıysa gökgürültülü fırtınalı. Enteresan bir liste buyrun devam...

2.İzel - Ah Yandım > İzel en başta yağmurla düet yapıyor.


3.Deniz Seki - Acele >Yine başlarken gökgürültülü Yağmurlu , rüzgarlı , bulutlu...


4.Umay Umay - İhanet > Yine şırıl şırıl. Bu şarkının girişini seviyorum.


5.Işın Karaca - Kalbimin Sokağı


6. Almora - Princess Of Rain


7.Morrisey - Life Is A Pigsty


8.Evanescence - Listen To The Rain


9.Let It Flow - Flee


10.Guns N Roses - November Rain


11.Dino Merlin - Ptica Bijela > gökgürültüsü yağmur ve hoş bir buzuki girişi var.


12.Tiamat - Kaleidoscope

13.Lake Of Tears - Otherwhereas

14.Opeth - Prologue

15.Sonata Arctica - The Power Of One

16.AFI - Silver And Cold


17.Modest Mouse - It Always Rains On A Picnic


18. Eminem ft Dido - Stan

19. Arab Strap - Islands


20.Breakage - Rain

21.The Ronettes - Walking In The Rain

Sizler de bildiğiniz içinde yağmur sesi olan şarkıları paylaşırsanız sevinirim. Ben şimdi bu listenin dalga seslilerini hazırlıyorum. Birkaç tane bildiğim var...

-------------------------------------------------------------------------------------TwitterTwitter'da paylaş

25 Aralık 2010 Cumartesi

Il Postino - Postacı

Filmin Orijinal Adı : Il Postino
Türkçesi : Postacı
Çekim Tarihi : 1994
Türü : Dram , Biyografi
Yönetmen : Michael Redford
Oyuncular : Massimo Troisi , Philippe Noiret ve Maria Grazia Cucinotta

Sıradan bir postacı ünlü bir şaire posta taşırken şiiri ve sevmeyi öğrenir...

Şair Pablo Neruda politik nedenlerden ötürü küçük bir İtalyan adasına sürgün edilir. Neruda'nın gelişi ile artan posta işlerine çare olması umuduyla yaşlı bir balıkçının işsiz oğlu işe alınır. Okuma yazma bilmesine rağmen pek de iyi eğitim görmemiş postacı aslında tanımadığı şaire postalarını kendi elleriyle götürecektir. Bu getir götür sırasında şairin dostluğunu kazanır. Metaforu , şiiri , aşkı ve hayatı anlamaya başlar. Bir gün gerçek aşkı bulduğunda Neruda'ya her zamankinden çok ihtiyaç duyacaktır.

Aslında filmin önemi bir şekilde Pablo Neruda'nın biyografisi niteliğini de taşımasından diye düşünüyorum. Neruda sahiden de İtalya'ya sürgün edilmiş ve Capri adasında bir süre yaşamış olduğuna "Yaşadığımı İtiraf Ediyorum" adlı eserinde değiniyor. Ancak burada kurduğu arkadaşlıklar ve yaşanmışlıklar bu filmdeki gibi mi yoksa bu aktarılanların en azından bir kısmı kurgudan ibaret mi tartışılır.

Şairin biyografisinden öte film bize basit bir postacı olan Mario Ruoppolo'nun kendini gerçekleştirme sürecini ve gelişimini sunuyor. Bizlerin saf , dürüst Anadolu insanı tarifinin İtalyan karşılığı olan bu karakter bu süreç boyunca hayatı öğreniyor ve her anlamda gelişiyor. Neruda'ya olan sevgisi onu öncesinde hiç düşünemeyeceği yollara sürüklüyor. Bir balıkçı kasabasında doğanların balıkçı olması gerektiği düşüncesini kendi içinde yıkıp o da hayranı olduğu insan gibi bir dünya insanı olmanın gereklerini yapmaya başlıyor.

Hep böyle olur. Sevdiğim filmlerde genellikle kusur bulamam. Onun için bu filmle ilgili - birçok olmasına karşın - en sevdiğim şeyleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle postacıyı oynayan Troisi'nin oyunculuğuna hayran kaldım. Bu kadar olur. Benzerine kolay rastlanamayacak bu oyunculuğun sahibini biraz araştırdığımda filmden bir süre sonra vefat ettiğini öğrendim. Daha çok filmini izlemek isterdim. Pablo Neruda isminin kendine kattığı bir anlam var doğal olarak ama ya o postacı karakteri... Süper !

Neruda ve postacı arasında geçen konuşmalar. Özellikle besleyici özellikle anlam dolu. Birinde şiirin tanımı bir diğerinde hayatın özeti geçiliyor neredeyse. Adını bile söyleyemediği "metaforu" yine aynı o postacıyla ancak bu şekilde tartışabilir bir şair.

Hele bir sahne var ki Neruda postacıya kendi şiirlerini kullandığı için tabiri caizse çıkıştığında postacı ona : " Şiir yazarına değil ihtiyacı olana aittir. " cevabını veriyor. O kadar sevdim bu sözü...

Kısım kısım filmde Neruda şiirlerine de yer veriliyor. Şair arkadaşına sevgi yüklemesi yaparken izleyenlere de bu yüklemeyi aşılamış oluyor.

Film müziği de o kadar güzel tıpkı çekildiği mekan gibi.

Sonu hüzünlü bitiyor ama o bile ne çok şey anlatıyor.

İçinizde , var olan her şeye dair bir sevgi varsa onu artırmak adına izlemenizi tavsiye ederim bu "güzellikler" filmini.TwitterTwitter'da paylaş
Blog Widget by LinkWithin